Balkanlarda 7 ülke

(MAKEDONYA, ARNAVUTLUK, KOSOVA, KARADAĞ, SIRBİSTAN, HIRVATİSTAN, BOSNA HERSEK)

1681.GÜN:   KALKANDELEN- OHRİD Sabah 7.40’ta kalkan uçağımız yerel saatle 7.50’de Üsküp’e indi. Bagaj alımından sonra 8.25’te otobüsümüz hareket etti. İlk durağımız Kalkandelen. Makedonya’nın kuzeybatısında bir şehir. Türkler Kalkandelen, Arnavutlar Tetova, Makedonlar ise Tetovo adını kullanıyormuş. Kalkanı delen çok güçlü silahlar yapıldığı için bu adı almış, silahın adı da ‘’Martin’’.  Kalkandelen’de ilk durağımız Alaca Camii (Şark Kolu Camii). (1) 1438’de yapılmış. İki kez yıkılmış ve onarılmış. Cami, Mensure ve Hurşide adlı kızların çeyiz parasıyla yaptırılmış. 85 bin yumurta akı, kök boya ve hayvan kanı kullanılmış. Yeryüzündeki yedi alaca camiden biriymiş. 01Bu yedi caminin şu an sadece üçü ayaktaymış. Camide çiçek süslemeleri dikkat çekiyor.(2)(3) Hurşide ve Mensure’nin türbeleri de cami avlusunda.(4) 174. Kalkandelen’deki ikinci durağımız Harabati Baba Tekkesi (Sersem Ali Paşa Dergahı). 16.yüzyıla ait eserlerden biri.  Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk eşi Mahidevran Sultan’ın ağabeyi Server Ali Paşa bir gün bu bölgede bir tekke yapıp derviş olmak istediğini Kanuni’ye söylemiş. Ona ‘’Sen sersem misin, buradaki her şeyi (beylerbeyi rütbesindeymiş) bırakıp da gideceksin?’’ denmiş. Sersem Ali Paşa adının da buradan geldiğine inanılıyor. Harabati Baba adı ise, Sersem Ali Paşa’nın ölümünden sonra yerine geçen dedelerden biri olan Harabati Baba’dan geliyor. Dergâh 1945 yılında kapatılmış, 1948 yılında eşkıyalar tarafından yakılmış, Yugoslavya Tito döneminde ise içinde lokanta, otel, disko bulunan bir turistik tesis olarak kullanılmış.(5) (6) Dergâhta bizi ilk olarak eski bir UÇK komandosu olan Cumali karşılıyor.(7) (UÇK, Kosova Kurtuluş Ordusu. 1990’ların sonunda Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılması için kurulmuş Arnavut asıllı bir hareket. 1998-1999 Kosova Savaşı’ndan sonra ise hükümetin ordu kadrolarına alınmış.) Cumali ‘’2000’de burayı biz kurtardık, o yüzden burada bizim de hakkımız var.’’ diyor.  Sadece Makedonya’da resmi 5000 UÇK askeri olduğunu söylüyor. Ama savaş başlarsa tüm Arnavutların da birer asker olacağını belirtiyor. Savaşta din gözetmeksizin birlik olunacağını; ama Arnavutlarla aralarında evlilik vs. olmadığını ifade ediyor. Bu yolda ölmeyi ve şehit mertebesine ulaşmayı çok istediğini de sözlerine ekliyor. Cumali’den sonra Bektaşi Tekkesi’ne gidiyoruz.(8) Bektaşi Dedesi Abdülmuttalip ne yazık ki o gün yok; oysa grubumuzun ona soruları var. 152Öncelikle köşede duran Amerikan bayrağı dikkat çekiyor çünkü. (9)  Burada  bir süre kaldıktan sonra bahçeyi ve diğer binaları dolaşıp yolumuza devam ediyoruz. Yolda bir mola verdik ve buralarda meşhur olan ‘’pişi’’  yedik.  Türkiye’de de yaygın olan bu hamur kızartması oldukça büyük. Ama lezzetliydi, hafifti. Yanında da yoğurt veriyorlar. Bizim gibi ayran kültürleri gelişmemiş. Yoğurt dedikleri ise yoğurt ve ayran arasında bir kıvamda. İki pişi, iki yoğurt 3 Euro civarında. (10). Saat 13.45’te Ohrid’e vardık. (Ohri diye telaffuz ediliyor.) Şehir Ohri Gölü’nün kenarında.(11) (12) Gölün en derin yeri 288 metreymiş. Tektonik bir gölmüş ve suyun sıcaklığı yaz kış 9-11 derece arasındaymış.  Arkeolojik bilgilere göre Ohri bölgesinin 6 bin yıllık bir geçmişi varmış. Ohri şehrinin ise yaklaşık 22 bin nüfusu var ve küçük, sakin bir yer. Şehir meydanında bizi kocaman bir çınar ağacı karşılıyor. (13) Yaşının 500 yıldan fazla olduğu söyleniyor. Çınardan sağa doğru yürüyünce Halveti Camii ve Dergâhı karşımıza çıkıyor.(14) (15)  Bahçesine giriyoruz ama cami kapalı olduğu için içerisini göremiyoruz. Bahçesindeki mezarlar da dikkatimizi çekiyor. (16) Aynı yola biraz daha devam edildiğinde az ileride İstanbul Çayhanesi var. Ohri suyuyla demlenmiş bir çay içiyoruz. Tadının güzel olduğu kanaatine varılıyor. Çayhanenin hemen karşısında küçük bir lokanta var. Burada et ve köfte yemek gerektiğini söylüyor çayhanedeki yaşlı bir amca. Biz de akşam oraya tekrar gelmek üzere Ohri turumuza devam ediyoruz. Yaşlı çınar ağacından sola doğru devam edince ileride başka bir meydan karşımıza çıkıyor. (17) Bu meydanda St. Naum, St. Klement heykelleri var. Aynı yolu biraz yukarı eğimli olarak takip edince  St. Sophia Kilisesi’ne ulaşıyoruz.(18)  11.yüzyılda başpiskopos için inşa edilmiş. İkonaları falan hiç zarar görmemiş. 1912’ye dek Osmanlı’da cami olarak kullanılmış. Ohri’nin dar ara sokaklarında yürümeye devam ediyoruz. Buradaki evler Safranbolu evlerini andırıyor ve bize memleketimizdeymiş gibi hissettiriyor. (19) (20)85 Bu hislerle yürürken karşımıza amfi tiyatro çıkıyor.(21)  2.yüzyıla ait olduğu söylenen bu tiyatroda Pavarotti de konser vermiş. O gün de bir hazırlık vardı zaten. Başlangıçta 4500 koltuk olarak tasarlanan tiyatronun bugün 1700 koltuk kapasitesi varmış. Tiyatronun sağ tarafından yokuş yukarı 10 dakika devam edildiğinde Samuel Kalesi’ne, sol tarafından 5 dakika yüründüğünde ise St. Clement Kilisesi’ne ulaşılıyormuş. Bunları yarın gezmeye karar verip tekrar şehir meydanına dönüyoruz; ama dönüşümüzü Ohri Gölü kenarını dolaşarak gerçekleştiriyoruz. Göl gerçekten de çok durgun, çok dingin. İnsanda üzerinde yürüme isteği uyandırıyor adeta… Göl kenarında yürürken tekne turu satmak isteyenler yanımıza yaklaşıyor, gölde şehir çevresini yarım saat turlamak 10 Euro; fakat daha ileride daha küçük bir tekneyle aynı turu kişi başı 5 Euro’ya teklif edenler de oldu. Artık akşam olmak üzereydi ve çok da acıkmıştık, tekne turundan vazgeçerek grubumuzla buluştuk. Yaklaşık 7-8 km uzaklıktaki otelimize gittik. Kısa bir yerleşme faslından sonra taksiyle Ohri’ye yemek yemeye gittik. Taksi 200 dinar tutuyor. (1 Euro, 60 Dinar) Doğruca İstanbul Çayhanesi karşısındaki küçük lokantaya gittik. Burada köfte ve biftek yedik. Yanında üzerinde rendelenmiş harika bir peynir olan çoban salatası getiriyorlar. Etlerin lezzeti de mükemmel. İki köfte, iki biftek, iki salata, bir patates kızartması ve dört içeceğe 20 Euro ödeyerek karnımız tok, keyfimiz yerinde bir şekilde Ohri sokaklarını biraz dolaştık. Bu arada kısa birkaç detaydan bahsetmek gerek. Ohri’de tüm çeşmelerden su içilebiliyormuş. Ayrıca Ohri, ‘’Makedonya’nın incisi’’ olarak anıldığı gibi özellikle incisiyle meşhurmuş. (Biz baktığımızda bu incileri çok özel bulmasak da…) Ohri Gölü’nde yetişen alabalık da çok lezzetliymiş, özellikle siyah benekli olan tavsiye ediliyor. Bu da demek oluyor ki yarın akşam alabalık yemek lazım Ohri Gölü’nü temizleyen bir sistem varmış, şehrin atık suları arıtıldıktan sonra göle veriliyormuş. Gölün temizliği de böyle sağlanıyormuş. Aynı sistem bizde de Sapanca Gölü’nde varmış. Şehir ve Ohri Gölü’nün, UNESCO tarafından dünya mirası listesine dahil edildiğini de söylemeden geçmeyelim.

2.GÜN:  ST. NAUM- RESNE- MANASTIR- OHRİD Bugün dileyenler için ekstra olarak adlandırılan St. Naum, Resne, Manastır turu var. Tur ücreti kişi başı 55 Euro. Eğer tura katılmak istemeyen olursa Ohri’de zaman geçirebilir veya taksiyle bu yerlere ulaşmaya çalışabilir. Ama St. Naum ve Manastır, Ohri’nin zıt yönlerinde ve Manastır bir saatten fazla bir uzaklıkta. Bu nedenle tura katılıyoruz; çünkü özellikle Manastır’ı görmeden gitmek olmaz. Sabah 8’de hareket ediyoruz ,yol üzerinde bir balıkçı yerleşkesini görmek amacıyla duruyoruz (22) ve  yaklaşık yarım saat sonra St.Naum’a varıyoruz. Otobüsten inince yaklaşık 7-8 dakika yavaş yavaş  yukarı doğru yürüyoruz. Bir tarafta göl, diğer tarafta Dirim Nehri manzarası, keyfimize keyif katıyor. Yol kenarındaki hediyelik eşya satıcıları henüz açılmamış, hazırlık yapıyorlar. Ayrıca buraların balı çok meşhurmuş, dönüşte almak niyetiyle yolumuza devam ediyoruz. Günlerden pazar olması ve burada bir ayin gerçekleştirilecek olması, St. Naum Manastırı’nı daha da kalabalıklaştıracak. Neyse ki biz sabah içeri ilk girenlerden oluyoruz. (23) (24)91 Kiril alfabesini bulan St. Kiril ve onu geliştiren St. Metodius’un öğrencileri St. Naum ve St. Clement, Kiril alfabesini tüm Balkanlara yaymışlar. Manastır 905 yılında kurulmuş. Burada ayrıca zihinsel hastalıkları olanlara şifa dağıtılıyormuş. Manastır içerisindeki kilisede St. Naum’un bir mezarı var. (25) Kilise duvar resimleri çok iyi korunamamış.(26)  St. Naum’un sandukasına kulağını dayayanlar ise eğer kalbi temiz biriyse onun kalp atışlarını duyabilirmiş. (Bunu deneyen herkes kalp atışı duyabiliyormuş; çünkü duyduğu kendi kalp atışlarıymış.) Ayrıca manastır, Before The Rain filmine de ev sahipliği yapmış. Manastır bahçesinde tavuskuşlarına rastlayabilirsiniz. Çok güzeller gerçekten de. (27) Manastır bahçesindeki çeşmeden su içenlerin ise dertlerine şifa bulacağına inanılıyormuş. Muhteşem manzarası olan St. Naum’dan ayrılarak aşağıya iniyoruz.(28) Rehberlerimizin bize bir sürprizi var; tekne turu. Hemen teknelere binip nehir gezimize başlıyoruz. Manzara harika. (Bizdeki Ağva manzarasına benziyor.) (29) Suyun sıcaklığı 3 derece. Her 28 günde bir su test ediliyormuş, değerleri kontrol ediliyormuş. Gönül rahatlığıyla içilebilirmiş. Biz de tadına bakıyoruz buz gibi suyun. Güzel bir içimi var. Nehir turunda suyun kum altından kaynadığı yerleri de görüyoruz ve bu mucizevi olaya hayranlıkla bakıyoruz. Nehir koruma altındaymış; girmek, yüzmek yasak. Hatta ağaçlardan göle düşen bir yaprağa bile dokunmak yasak. Teknemiz devrilirse sonsuza dek burada kalacağımız yönündeki esprilerle tekne turumuzu tamamlıyoruz. Otobüsümüze giderken yol kenarında satılan ballardan alıyoruz.(30)  Hepsi de doğal ve çok lezzetli. Kestane, çam ve normal bal çeşitleri var. Bir kiloluk kavanozlar 5 Euro. St. Naum’dan sonra Resne’ye hareket ediyoruz. Resne’deki durağımız Resneli Niyazi Bey’in evi.(31) Niyazi Bey, İttihat ve Terakkicilerden. 1897 Türk-Yunan Savaşı’ndaki başarılarından dolayı ün yapmış. Hem Meşrutiyet hem de 31 Mart sırasında İstanbul’a gelen kuvvetlerin içerisinde Niyazi Bey en önde gidenler arasındaymış. Başındaki şapkanın üzerinde “Vatan Fedaisi” yazıyormuş.  Türk-Yunan savasında gösterdiği başarı ve esir aldığı Rum askerlerinden dolayı kendisine “padişah yaverliği” unvanı verilmek istenmiş; ancak kendisi, kazaskerin 13 yaşındaki oğluna da aynı unvan verilmesi üzerine bunu reddetmiş. 1908 yılında Kolağası ( Yüzbaşı) Resneli Niyazi Bey,  Abdülhamit rejimine karşı, 200 civarındaki fedaisi ile dağa çıkmış ve II. Meşrutiyet’in ilanında büyük rol oynamış. İstanbulda başlayan 31 Mart 1909 ayaklanmasını bastırmak için  Atatürk’ün Kurmay başkanlığındaki  Harekat Ordusu’yla İstanbul’a gelmiş. Balkan savaşlarında memleketi Makedonya kaybedilince İstanbul’a gitmek istemiş. 1913 yılında Arnavutluk’un Avlonya Limanı’nda İstanbul’a gidecek vapuru beklerken, İttihat ve Terakki Fırkası’nın kendisine gönderdiği koruması tarafından hazin bir şekilde öldürülmüş ve son nefesini verirken ağzından çıkan tek sözcük “ Neden?” olmuş.  Bunun üzerine hepimizin bildiği “Ne şehittir ne gazi, pisipisine gitti Niyazi.” deyimi var olmuş. Ölüm nedeni de bir sır olarak kalmış.   Resneli Niyazi Bey’in arkadaşları ona Paris’ten kartpostal yollamışlar ve arkasına ‘’Sen orada otur, bak biz nerelerdeyiz.’’ diye yazmışlar. Niyazi Bey de bunun üzerine Versaille Sarayı’nın benzerini ama küçüğünü yaptırmış ve bir fotoğraf çektirip arkadaşlarına yollamış, arkasına da ‘’Siz orada ancak gezersiniz; ama ben içinde yaşıyorum.’’ diye yazmış. (32) Niyazi Bey’in sarayının karşısında da doğduğu ev var. (33) Rivayete göre bu iki ev arasında yeraltından bir yol/tren varmış. Yine başka bir rivayete göre Niyazi Bey bir gün dağa ava çıkmış. Orada bir yavru ceylan bulmuş, çok acımış ona. Bundan sonra ceylanı yanından hiç ayırmamış. Fotoğraflarda bile yanındaymış. Bu küçük kasabaya veda ederek Manastır’a doğru yola çıkıyoruz. Manastır’a girmeden önce bizi buraya çeken asıl sebebin olduğu yerde duruyoruz, yani Atatürk’ümüzün okuduğu Manastır Askeri İdadisi’nde.(34)  Daha otobüsten inmeden bir heyecan kaplıyor bizi. Ata’mızın da bu bahçede dolaşmış olduğunu, bu merdivenlerden çıktığını, bu pencerelerden baktığını düşünen herkesin yüzünde bir heyecan ve duygusallık hakimdi. Girişte 3 ayrı dilde (Türkçe, İngilizce ve Makedonca) “Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin yaratıcısı ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1899 yılında Askeri İdadiyi bu kışlada bitirdi” diye yazıyor (35) (36).  Binanın içine girince ise büyülü bir atmosfere adım attık hepimiz de. Hele üst kattaki Atatürk özel bölümüne girince bazılarımız gözyaşlarını tutamadı.(37) Bu bölümde Atatürk ile ilgili birçok eşyayı görebilir, anı defterine duygu ve düşüncelerinizi yazabilirsiniz. Ben de yazdım elbette. Ayrıca giriş kısmında o yıllarda Mustafa Kemal’e aşık olan Eleni Karinte’nin bir mektubu var. (38) Manastır yani Bitola, ‘’Konsolosluklar Şehri’’ olarak geçiyormuş, 10’dan fazla konsolosluk varmış. Baba Dağı eteklerine kurulmuş. Makedonya’nın, Yunanistan sınırına en yakın şehriymiş (14 km) Şehir, bir ticaret merkezi konumundaymış. Strake Caddesi, Bitola’nın merkezi caddesiymiş. Bu caddede bir yürüyüşe başlıyoruz. (39) Pazar günü ve Ramazan olması nedeniyle oldukça sakin. Eleni Karinte’nin Atatürk’e aşık olduğu evi görüyoruz. Ardından yemek molası veriyoruz, buranın çömlekte kuru fasulyesi güzelmiş. Girdiğimiz restoranda sebze çorbası (terbiye edilmediği için bize pek hitap etmedi ama tadı güzeldi), salata, çömlekte kuru fasulye, köfte ve bir içecekten oluşan yemeğimizi yedik. (Ekstra tur fiyatına öğle yemeği dahildi.) Yemekten sonra Manastır’ın sakin sokaklarında ilerlemeye başladık ve hemen bir meydana ulaştık(II.Philip Meydanı).  (40) Burada II. Philip’in heykeli (Aleksandr’ın babası), savaşta ölenler için melek heykeli,  Sinan Çelebi Camii (restorasyondaydı), Yeni Cami (1931’den beri kapalıymış, Sinan Çelebi Camii’nden sonra yapıldığı için Yeni Cami adını almış.) ve az ileride de Bedesten görülebilir. Bedesten’de dükkânlar kapalıydı; ama çok bakımsız bir durumda olduğunu özellikle söylemek gerekir. (41) Burası zamanın çok gerisinde kalmış gibiydi.Son olarak da Bedesten’in çok yakınındaki bir sokakta ise Elveda Rumeli dizinde Sütçü Ramiz’in eşeğini bağladığı çeşmeyi de görüp (42) Manastır sokaklarında biraz daha dolaştıktan sonra bu sessiz sokaklara veda ediyoruz. Ayrılırken ‘’Manastır’ın Ortasında Var Bir Havuz’’ şarkısını anımsıyoruz. Manastır’dan dönüşümüzde Ohri’ye yeniden uğruyoruz. Hedefimiz dün göremediğimiz kaleye çıkmak. Meydandaki çınardan sola doğru devam ederek önce amfi tiyatroya ulaşıyoruz, tiyatronun sağından yaklaşık on dakikalık bir yokuş tırmanarak kaleye varıyoruz.(43) 112 Giriş 30 Dinar (yani 0,50 Euro), merdivenler biraz dik ve kaygan; ama sayısı fazla değil ve manzara her şeye değer. Ohri’yi panoramik olarak görmek isteyenler kaleye mutlaka çıkmalı. (44) Hele de güneşin battığı saate denk gelirseniz, kaleden ayrılmak istemeyebilirsiniz.(45) Biz kale inişinde  St. John Kilisesi’ne uğruyoruz.(46)  İçeri giriş ücretsiz ; ama fotoğraf çekmek yasak; ama gerçekten de güzel. İçinde haç biçiminde yapılmış bir tabanı var. Buradan ayrıldıktan sonra göl kenarına iniyoruz. Ohri Gölü’nün meşhur siyah benekli alabalığını yeme vakti. Balık güzeldi, alabalık sevenler daha da beğeneceklerdir eminim. Balık, salata ve içecek yaklaşık 20 Euro.  Ayrıca yerel biraları olan Skopsko’nun içiminin güzel olduğunu söyledi deneyenler. Restorandaki müzik grubu ise size Türkçe bir şarkıyla eşlik ediyor (47)

3.Gün:  TİRAN (ARNAVUTLUK) – BAR Sabah 7.30’da hareket ettik. Sınır kapısında çok beklemedik ve 11.30 gibi Tiran’daydık. Tiran, Arnavutluk’un başkenti. Slav dili konuşuluyor; ama yerel diller oldukça değişik. ‘’Shqiperia (Şkipria)’’, ‘’kartalların ülkesi’’ demekmiş ve kendilerine ‘’şiktar’’ derlermiş, elbette sadece kendi aralarında. Genel olarak Arnavutluk’a Albania , Arnavutlara da Albanian adı veriliyor. Ülkenin %70’ini Müslümanlar, %30’unu ise Hıristiyanlar oluşturuyor.Enver Hoca döneminde ise kilise ve camiler kapatılarak 1967’de Arnavutluk resmi olarak dünyadaki ilk ateist devlet olmuş.  Enver Hoca zamanında kimsenin kendi aracı olmasına izin verilmiyormuş, ulaşım toplu taşımalarla gerçekleştiriliyormuş. Hatta bir şehirden diğerine gitmek için resmi izin almak gerekiyormuş. Tek tip bir yaşam varmış, Herkesin evindeki kanepeler bile gri-mor renkteymiş. İskender Bey (Gjergj Kastrioti), Arnavutların halk kahramanı. Sekiz yaşında Osmanlı sarayına gelir, her türlü savaş donanımıyla büyür ve  Macar Savaşı öncesi derebeyi olarak gönderilir. Kruje Kalesi’nde görevlendirilir. Savaş sırasında fırsattan istifade edip daha önce aldığı Osmanlı kültürünü unutarak milli duygularla bir isyan başlatır. Kale otuz yıl boyunca ele geçirilemez. Öldükten sonra ele geçiriliyor. Bu nedenle İskender Bey’e ‘’Atleta Cristi’’ (İsa’nın Askeri) unvanı verilmiş Kruje Kalesi’ndeki mücadelelerinden dolayı.  Tiran’a yaklaşırken yolda bunkerler dikkatimizi çekiyor. Her yerde görülebiliyor. Savaş esnasında kullanmak için resmi olarak belirlenen yerlere yapılıyormuş. Yine lavaşlar dikkat çekici, araba yıkamak için sürekli su fışkırtan bir hortum. (48) Arnavutluk’a giren araçların, özellikle de yabancı araçların temiz olmasını istiyorlarmış; plakası veya üzerindeki yazıları net olarak okunabilsin diye. Yol kenarında tek veya ikili mezarlar dikkat çekiyor. (49) Birçoğu çiçeklerle süslenmiş. Bunlar birer anıt mezarmış, o noktada trafik kazasında ölenlerin ailesi tarafından yaptırılıyormuş. Eğer yer çok müsait değilse sadece bir haç da görülebiliyor. İtalya’ya çok yakın bir ülke (72 km). Bu nedenle İtalyan etkisi hissediliyormuş. Özellikle dilde birçok İtalyanca sözcük varmış. Hatta ikinci dil olarak İtalyanca yaygınmış. Türkçe sözcükler de çokmuş, toplamda 80 bin Türkçe kökenli sözcük olduğu söyleniyormuş. Yollar çok virajlı ve kötü. Yanınıza mide bulantısı için ilaç almanızı tavsiye ederim. Yolculuğumuz sırasında Elbasan’ı geçtik. Elbasan demir çelik fabrikası, savaş sırasında silah üretebilme özelliğine sahipmiş. Elbasan, küçücük bir kasaba. Tiran’a geldiğimizde bizi yol kenarındaki rengârenk evler karşılıyor, bunlar biraz da komünist döneme tepki olarak böyle boyanmış; ama çok da zevkli seçimler yoktu açıkçası. (50) 120Paris Şanzelize’ye özenilmiş; ama görüntü farklı olmuş. Araçlar yol ortasına bile park edebiliyormuş, arkadan gelen mecburen yol ortasına park eden aracın sağından geçiyormuş. Her türlü bahse çok düşkünlermiş, hatta sanal videolarda koşan atlara bile bahis oynarlarmış. Hırsızlık da çok yaygınmış. Öte yandan Bektaşiliğin merkezi Arnavutluk’muş, birçok tekke varmış. Biri de Kaplanbey Dergâhı’ymış. Tiran’da İskender Bey Meydanı’na ulaşıyoruz. Burada bizi İskender Bey’in gösterişli bir heykeli karşılıyor.(51)  Hemen yanında Ethem Bey Camii var. Cami uzun yıllar kapalıymış; fakat 1991’de bir cuma günü on binlerce kişi kendiliğinden toplanmış ve gidip caminin önünde cuma namazı kılmış, böylece de cami açılmış. Dış cephesindeki süslemeler göz alıcı, Alaca Cami’ye benziyor. (52) Caminin yan tarafında bir saat kulesi var. Kulenin çanı, Farka Nehri’nden çıkarılan kurşunlar eritilerek yapılmış. (53) Kuleye çıkış ücretsiz, eğer 90 merdiveni tırmanmayı göze alabiliyorsanız. Biz çıktık ve meydanı yukarıdan görebilme şansını elde ettik. Kulenin yan tarafında İtalyan Kültür Merkezi var. Onun karşısında da Ulusal Müze var. Müzenin ön tarafındaki ‘’Özgürlük Resmi’’ dikkat çekici. Bu resimde her dinden insan var.(54) Derken karnımız acıktı elbette. Öğle yemeğimiz salata, şinitzel ve üç farklı peynirden yapılan bir tatlıdan oluşuyor. Tatlının adı trileçe  ve yerel bir tat, denenmesi gerekiyor. Çok hafif bir tatlı.  (55) Karnımız da doyduktan sonra kısa bir yürüyüş turundan sonra Bar’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Blue Bulvarı’nda her şeyin (elektrik direkleri falan) maviye boyandığını görüyoruz. Ayrıca Arnavutlar bu bulvar üzerinde birçok sokağa kendilerine yakın hissettikleri şehirlerin adını vermişler. Ankara ve Stamboll da bunların arasındaydı. Yolda ise Lezhe’de İskender Bey’in mezarını görüyoruz.  Karadağ’a geçiş işlemleri çok uzun sürmüyor ve akşam 17 gibi konaklayacağımız Ulcinj şehrine varıyoruz. Ulcinj, sınırın en güneyinde. Otelimiz denize sıfır olduğu için burada Adriyatik’te denize girme şansımız oluyor. Su çok soğuk olsa da bu keyif paha biçilemez. Akşam yemeğini otelde açık büfe olarak yiyoruz (7 Euro). Yemekten sonra ise plajda tanıştığımız ve bizi çalıştırdıkları cafeye ısrarla davet eden Kosovalı ailenin yanına gidiyoruz. Bizi çok misafirperverce karşılıyorlar ve dondurma, Türk kahvesi ikram ediyorlar. Özellikle anneanne Nebiye Teyze, çok duygulanıyor, sık sık gözleri doluyor. Bursa’daymış bazı akrabaları ve ara sıra onları görmeye geliyormuş. Hoş sohbetli ve duygusal anlarla dolu geçirdiğimiz bir saatten sonra boğazımızda bir düğümle ayrılıyoruz bu tatlı insanlardan. Prizren’de Nebiye Teyze’nin oğlunu da görme sözü veriyoruz ve o gece bir huzurla uyuyoruz. (56) 1274.GÜN: BAR- BUDVA- KOTOR- DUBROVNİK Sabah 8’de hareket ediyoruz, Bar içerisinden geçerek yola koyuluyoruz. Bar önemli bir ticari liman aynı zamanda ve en önemli ticaret İtalya’yla yapılıyor. Zeytin ağaçları çok bol burada.  Artık Karadağ sınırları içindeyiz. Karadağ, Kosova ile beraber Avrupa’nın en genç iki ülkesinden biri. Para birimi olarak Euro kullanıyorlar. 2003’te bağımsızlık isteyen ülke, 2006’da yapılan bir referandum ile bağımsızlığına kavuşmuş. Başkenti Podgorica.  Anayasasında Karadağ, ‘’demokratik, refah ve çevreci bir ülke’’ olarak tanımlanıyormuş. 650 bin civarında nüfusu varmış. Karadağ yani Montenegro (monte= dağ, negro= kara) zengin bir ülkeymiş, bu gelirini de turizmden elde ediyormuş. Karadağ, ülkeyi tanıtmak için büyük bütçeli reklamlar vermemiş, bunun yerine Hollywood ile işbirliği yapmışlar ve ülkenin birçok yerini film çekimleri için sunmuşlar.  Karadağlılar genelde biraz tembel olarak bilinirmiş. Erkekler savaşçıymış, kadınlar bu yüzden her işin altından kalkabilecek güçlü tiplermiş. Erkeklerde ‘’Dinara tipi’’ denen bir model söz konusuymuş; yani uzun boylu, yüksek ve geniş omuzlu erkekler… (Karadağlıların fiziksel özellikleri onları spora yönlendirmiş, ülkede bir numaralı spor sutopuymuş.)   En ünlü kralları Nikola Petroviç , 2.14 cm boyundaymış ve tarihin en uzun boylu kralıymış. Kral Nikola ile ilgili şöyle bir olay rivayet ediliyor. Rusya’ya müttefik olma talebiyle gittiği zaman Rus hükümeti, ‘’Sen küçücük bir ülkesin, (eski) Rusya’yı biliyorsun, ne cüretle bu talep?’’ diye sormuş. Kral Nikola da ‘’Benim ülkeme yukarıdan ütüyle bastırırsanız iki tane Rusya çıkar.’’ diye yanıt vermiş.  Karadağlılar bağımsızlık talep ettiklerinde Belgrad hükümeti, ‘’Nasıl yaşayacaksınız?’’ dediğinde kısa ve net bir yanıt vermişler: ‘’Turizm.’’ Yıllık 12 milyar dolar turizm gelirleri varmış. Kral Nikola Petroviç ile ile ilgili başka bir hikâye de şöyle.  Kral Nikola ve Kraliçe Milena’nın üstü açık eski model bir Buick arabası varmış. Bir gün araba Karadağ’ın toprak yollarında gidememiş ve kral, İtalya’dan mühendisler getirip sarayla şehir arasında yol yaptırmak istemiş. Yirmi dört virajlı bir yol yapılmasına karar verilmiş. İtalyan mimarlardan biri yol yapım çalışmaları sırasında Kraliçe Milena’ya platonik olarak aşık olur ve bu aşkın bir izini yola kazımış. Bu iz, saraydan bakıldığında 21-22. Virajlardan oluşan ve çok net bir şekilde görülen M harfiymiş. Bu harf, yüzyıllar boyu kalan bir aşk işareti olmuş. Kral Nikola’nın 6 kızı varmış, hepsini de farklı ülkelerin prensleri ve krallarıyla evlendirmiş, böylece dostluklar kurmuş. Kral Nikola’nın hakimiyetine Napolyon son vermiş. Anlatılana göre, bölgede Fransız askerleri kafası kesilerek ağaca asılmış bir şekilde bulunuyor. Napolyon buna çok kızıyor ve elçi gönderiyor. Elçi buna bir son verilmezse taş taş üstünde bırakılmayacağını söylüyor ve Karadağ gibi küçük bir ülkenin cevap verebileceğini sanmıyor. Oysa Kral Nikola elçiyi dinliyor ve onu şaşırtarak Fransızca konuşuyor, diyor ki: ‘’Bu anlattıklarınız tamam; ama bunu bana nasıl söylersiniz? Siz kendi tarihinize bakın, Fransız İhtilali’ni herkes biliyor. Siz bizden daha kötü bir milletsiniz; çünkü giyotin diye bir icadınız var. Şimdi bana, askerlerimizi niye öldürdünüz, diyorsunuz.’’  Kral Nikola, ölümünden sonra Karadağlıların koruyucu azizi ilan edilmiş. Karadağ’la ilişkilerimiz hep iyiyken bir gece çıkan isyanda otuz bin yeniçeri öldürülmesiyle aramız açılmış. Karadağ’da Türk olduğunuzu söylediğinizde ‘’Siz bizi hiç yenemediniz.’’ diyormuş hemen.  Karadağlıların tembelliğinden söz edince, Karadağ Anayasası’ndan (!) söz etmemek olmaz elbette Buna göre;

-İnsanlar yorgun doğar, dinlenmek için yaşar.

-Çalışmak yorar.

-Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden çıkamayacağın gibi yap.

-Çalışma isteği gelince bir köşeye otur ve bu isteğin geçmesini bekle.

-Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma.

-Yarın yapabileceğin bir işi bugün yapma.

-Bugünün işini yarına bırakma; ama erteleyebileceğin kadar ertele.

-Dinlenen birini görürsen git, ona yardım et

Bu maddeler Karadağlıların tembelliğine atfediliyor. Öte yandan bugün otel odalarındaki düzenin (yatak, koltuk, TV) kaynağının Karadağlılar olduğuna inanılıyormuş. Yani ‘’çok oturdum, biraz yatayım veya çok yattım biraz oturayım’’ anlamında…

Bunları dinlerken Budva’ya geldik bile; fakat gelirken yolda diğerlerinden farklı bir tünelden geçtik:Tunel. Bu Tunel’in girişindeki tabelada  ‘’Haj Nehaj’’ yazıyor, yani ‘’Sev ya da sevme.’’ Bu yoldan geçmek zorundasın anlamında…  Budva bir festival şehri. Dünyaca ünlü konserlerin verildiği şehir.  Rolling Stones konserine 700 bin kişinin geldiği söyleniyor. Ayrıca  Harley Davidson kulüpleri Balkanlar rotasını her yıl Budva’dan geçirirlermiş. Sahilde Yadran adlı bir restoranda buluşuyorlarmış. Budva, dünyaca ünlü isimlerin de tatil için seçtiği bir yer; bunun başlıca nedenlerinden biri de Budvalıların özel hayata saygıyı çok önemsemesi. Bir ünlünün buraya geldiğini ancak ‘’ Beş gündür Budva’da tatil yapan Beyonce dün tatilini bitirerek ayrıldı.’’ gibi bir haberle öğrenebiliyormuşuz, yani gittikten sonra. Budva’ya girmeden önce St. Stefan Adası’nı görmek için duruyoruz. İnternette Budva diye bir araştırma yapıldığında hep bu adanın fotoğrafları karşımıza çıkıyor, gerçekten de büyüleyici bir güzellikte; ama ne yazık ki ziyarete kapalı. Yugoslavya zamanında ada, bürokratların tatil için geldiği bir yer olmuş. Sonrasında savaş döneminde uzunca bir süre kapalı kalmış. Singapurlu bir işadamı bu adaya talip oluyor ve turizme kazandırmak istiyor. Bu isteği uzunca bir kontratla onaylanıyor. Adanın kara bağlantısı deniz doldurularak yapılıyor. Bill Gates, Abramoviç, Madonna bu adada tatil yapan isimlerden birkaçı. (57)  (58)

159Karadağ’ın en güzel plajları Budva’da, üstelik bunlar kum plajlar… Manzara yol boyunca bir harika, bakmaya doyamıyor insan. Budva’ya girdiğimizde doğruca kaleye gidiyoruz. Kaleye giderken yolda bir pano dikkat çekiyor, ölüm ilanlarıymış bunlar. (59) Budva Kalesi’ni Osmanlı’dan Uluç Ali Paşa 1572’de sadece bir yıl hakimiyet altına alabilmiş. Hemen bu tarihi dokuyu hissetmek için kale içindeki eski şehri dolaşmaya başlıyoruz. (60, 61, 62)Sur kapılarının bazılarının yanı başındaki küçük plajlarda güneşlenip denize girenleri gördükçe suya atlamamak için kendimizi zor tutuyoruz; çünkü Budva’daki zamanımız kısıtlı ve olabildiğince çok yer görmek lazım bu zamanda. (63)

Budva’dan ayrılarak Kotor’a doğru yola koyuluyoruz. Kotor, Karadağ’da bir kıyı şehri. Yaklaşık 15 bin nüfusu var. Fiyort gibi kıvrımlı bir girintide kurulmuş doğal bir liman. Dar boğazlarla birbirine bağlanan dört koya sahip. Biz Kotor ‘a vardığımızda  hemen Stari Grad (Old City-Eski Şehir) içinde dolaşmaya başlıyoruz. (64)  Tam bir Ortaçağ şehri. Büyülenmemek elde değil.  UNESCO tarafından da koruma altına alınması önemini de gösteriyor bir bakıma. Sur kapısında ‘’Başkasına ait olanı istemeyiz; ama bizim olanı da vermeyiz.’’ yazıyor.(65)  Surlardan eski şehre girdiğimizde Silahlar Meydanı’na çıkıyoruz. Burası aynı zamanda suçluların cezalandırıldığı bir meydan. Eski şehrin sokaklarında dolaştıkça Azize Ozana Kilisesi’ne ulaşıyoruz hemen.  (66, 67) Azize Ozana, şehri Barbaros Hayrettin’in kuşatmasından kurtardığı için çok önemseniyor. Barbaros Hayrettin’i dualarıyla bir gecede gönderdiğine inanılıyormuş. Oysa,  ödemesi gereken vergiyi ödemediği için şehri kuşatan Barbaros Hayrettin’e, bu vergileri halktan toplayıp da gece gizlice verdiği ve şehri kuşatmadan kurtardığı da rivayet ediliyormuş. Kotor dar sokakları olan ve bu sokakların küçük bir meydana çıktığı bir şehir. Daha sonra Kotor’un koruyucusu St. Tyrphon Katedralini, St. Lucha’yı görüyoruz. Napolyon’un kaldığı ev, dedikodu meydanındaki  su tulumbası da dikkatimizi çekiyor. Eski şehrin sokaklarında gezerken buranın doldurma olduğunu, altında deniz olduğunu öğreniyoruz. Eski şehrin hemen yanında akan  Skudra Nehri de pırıl pırıl ve buz gibi suyuyla selamlıyor adeta bizi. (68, 69, 70, 71)

164Kotor’dan yine güçlükle ayrılıyoruz. Buraya en az bir gün ayırmak gerektiği kanaatinde herkes. Rotamız Dubrovnik. Bu yolculuğu körfezi baştan başa dolanarak yapacağız ve muhteşem fiyort manzarası bize eşlik edecek. Yolda Perast bölgesinden geçtik. Bu bölgede Lady Of The Rocks Adası’nı görüyoruz. (72, 73, 74)  Bu adanın rivayeti şöyle: Burada önceden kayalıklar varmış ve iyi niyetli genç kızlar gemicilere fenerlerle yol gösterirmiş. Her yıl 22 Temmuz’da kayıklarla gelenler adanın yüzeyini genişletmek için bu adanın kenarına taş bırakıyorlarmış. Şu an yapay bir ada olan Lady Of The Rocks, dokuz geminin taşla doldurulup batırılmasıyla oluşturulmuş. Rivayete göre, buradaki kilisede bulunan Meryem Ana ikonunu korsanlarda birinin eşi saç telleriyle yapmış, işlemiş; ama kadının ömrü yetmeyince ikon yarım kalmış. Daha sonra bu ikon, saç telleri uzayarak tamamlanmış.

Kotor bölgesinin bizi bizden alan manzaraları eşliğinde (75, 76, 77)  Hırvatistan sınır kapısına ulaşıyoruz. Şanslıyız galiba ki sınırlarda pek beklemiyoruz.

Hırvatistan 1991’de bir referandumla bağımsızlığını ilan etmiş.Yaşam standartları yüksek bir ülke. Turizm, en büyük gelir kaynaklarından. Yaklaşık 7 milyar Euro gelirleri varmış. Binden fazla adaya sahip olması da önemli. Para birimi Kuna.

Gotovina, Hırvat halk kahramanıymış.  Alt rütbelerden generalliğe uzanan bir hikâyesi var. Hırvatlar, Sırplar tarafından savaşta bombalanmış, Sırplar sadece tarihi dokuya zarar vermek için bile bomba atmışlar. Bundan sonra Gotovina, saldıran Sırpların yaşadığı köyü bir gece basıp 2500 kişinin öldürülmesine sebep oluyor ve halk kahramanı ilan ediliyor.

Ragusa, Hırvatistan’ın Dubrovnik şehrinin eski adı. Dağ eteklerine kurulmuş bir Ortaçağ şehri.’’Adriyatik’in incsi’’ diye adlandırılıyormuş.  Dubrovnik’e  Pile Kapısı’ndan giriyoruz.(78)   Bizi Kanlı Meydan karşılıyor. Burada bir Dubrovnik haritası var, üzerinde kırmızı ve siyah noktalar bulunan. Bunlar şehrin yanan, bombalanan yerlerini gösteriyormuş. Sadece haritaya bakmak bile Dubrovnik’in ne kadar tahrip edildiğini gösteriyor.(79) Yanındaki harita ise Dubrovnik’in ızgara şeklinde düzenlenmiş bir şehir planına sahip olduğunu gösteriyor. Biraz  ileride ünlü İtalyan mimar Onofrio de la Cava tarafından 15. yüzyılda şehre temiz su getirmek amacıyla yapılan Onofrio Çeşmesi var. (80) On altı adet bölmesi olan çeşmenin üzerindeki rölyefler de dikkat çekici.(81)  Bu çeşmenin de suyunun tadına bakmadan olmaz elbette, tadı fena değil. İçinde1317 yılından beri  ilk eczaneyi barındıran Fransisken Manastırı, çeşmenin hemen solunda. (82) Eczane bölümünde çeşitli kaplar, seramikler falan sergileniyor. Giriş ücretli. Dubrovnik sokaklarında dolaşmaya devam ediyoruz. Ortaçağın ilk yaşlılar evi ve yetimhanesini görüyoruz. 38. Caddede bir camiyle karşılaştık. Ara sokaklarda her binaya farklı bir gözle bakarak Loggia Meydanı’na çıktık. Burada bir şövalye heykeli var. Arkasında da katedral…(83)  Aslında burası Stradun Caddesi’nin sonu denebilir ve Stradun Caddesi’ne Onofrio Çeşmesi’nden hemen devam edilerek de çıkılabilir. Biz ara sokaklardan dolaşmayı tercih ettik. Meydanda bir kapıdan geçerek limana ulaştık. Cruise gemilerinin biraz açıkta demirlediği bir liman bu. Tekne turları 10 Euro; fakat buna ne yazık ki zaman yok.Limanda vincin altındaki kırmızı çatılı bina, Karantina Binası. Şehre gelenler içeri alınmadan önce burada karantinaya alınıyormuş, bu bekleme bazen bir ay kadar sürebiliyormuş. (84) Evliya Çelebi de bu binada iki gün dayanabilmiş, sonra gitmiş; bu nedenle de Dubrovnik hakkında az bilgi vermiş. Limandan Dubrovnik surlarına çıkılabilir. (85) Surların uzunluğu 2 km ve merdivenleri çok kaygan, üstelik çıkınca tamamını dolaşmak gerekiyormuş. Kısa süre önce bir rehberin surlardaki taşlardan kayarak düştüğünü ve ciddi bir kaza geçirdiğini duyunca, çıkmaktan vazgeçtik. Ama sadece surlardaki taşlar değil, Stradun Caddesi’nde yerlerdeki taşların çok kaygan olduğunu belirtmeden geçmemek gerek. Öyle ki güneşte göz alıcı derecede parlıyor taşlar. (86) Dikkatli yürümek gerek. Meydandaki şövalye heykelinin hemen arkasındaki restoranlarda üç kişilik doyurucu bir deniz ürünleri tabağını 55 Euro’ya yemek mümkün. Biz balık yerine sadece deniz ürünleri tercih ettik ve kalamarı gerçekten çok beğendik. Dubrovnik surlarının içindeki eski şehirde dolaşırken, üzerindeki sarı top Ay’ın durumunu belirten Saat Kulesi’ni, Orlando Sütunu’nu,Aziz Blaise Kilisesi’ni, Rektörler Sarayı’nı, Sponza Sarayı’nı görmek mümkün. Oldukça kalabalık sokaklarda bu tarihi dokunun keyfini çıkararak dolaşmak çok keyifli.  Ara sokaklarda kaybolurken gece oluyor ve biz artık bu güzel şehirden ayrılıyoruz. (87, 88, 89, 90)

125.GÜN: POÇİTEL- MOSTAR- SARAYBOSNA Sabah 8’de hareket ediyoruz. Şehirden ayrıldıktan sonra 518 metrelik  Franjo Tudjman Köprüsü’nde duruyoruz. (91)  Bu köprü, Dubrovnik Köprüsü olarak da anılıyor. Yugo rüzgârı çok fırtınalı estiğinde köprüyü trafiğe kapatıyorlarmış. Köprüden Dubrovnik manzarası bir harika. Daha doğrusu yol boyunca manzara harika. Adriyatik kıyıları bizi kendine hayran bırakıyor bu yolculukta. (92,93,94,95) Denizde gördüğümüz yüzlerce duba ise istiridye çiftlikleriymiş. (96)

Ragusa’nın en büyük gelir kaynağı tuz yataklarıymış. Osmanlı da gelip buradan tuz alırmış. Ama Venedikliler gelip burayı talan etmişler . 1667 depreminden sonra Osmanlı’ya o yıl vergi veremeyeceklerini söylemişler ve bunun yerine toprak vermeyi teklif etmişler. (Neum Bölgesi) Bugün ise  Neum, Bosna-Hersek’e verilmiş. (97) Bu durumda ilginç bir şey yaşayacağız demek oluyor; yani kısa zaman içinde Hırvatistan’dan çıkıp Bosna-Hersek’e giriş yapacağız ve 21 km sonra Bosna-Hersek’ten çıkıp tekrar Hırvatistan’a gireceğiz. Neum, oldukça ucuz bir yer, bu yüzden alışveriş için çok tercih ediliyor. Biz de bademli çikolata ve Dingac adlı yerel şarap alıyoruz.

Sınır geçiş işlemleri uzun sürmüyor, şimdiye dek en fazla yarım saat bekledik. Tekrar Bosna-Hersek’teyiz. İlk durağımız Poçitel Köyü. Osmanlı’nın Rumeli seferlerinde geldiği son noktaymış. Kelime anlamı ‘’başlangıç’’mış. Bir Türk köyü Poçitel. Neretva Nehri kenarında kurulmuş. Hemen girişindeki kahvede hem demleme Türk çayı hem de Türk kahvesi (Bosnanski kava: Kömür ateşinde pişen Türk kahvesi) bulabilirsiniz. Köyün ufak bir meydanı var.(98) Bu meydandan köye bakıldığında evlerin çatıları dikkat çekiyor. Yazın serin, kışın sıcak tutan bir taştan yapılmış çatılar: Kayrak taşı. (99) Meydanın sağından İbrahim Paşa Camii’ne çıkıyoruz. (100)  Mesafe kısa olmasına rağmen yoldaki taşların kaygan olduğunu yine belirtmek gerek. Camiden köyün manzarası çok güzel. Caminin içini de görmek mümkün. Karşıda kale görünüyor. (101) Poçitel’de hiç yabancı hissetmiyoruz kendimizi. Köyün sokaklarında biraz dolaştıktan sonra meydana iniyor ve Türk kahvemizi söylüyoruz. Kahve, cezveyle geliyor. Sade pişiriliyor, yanında lokumla servis ediliyor, kulpsuz fincanlarla içiliyor. Bir cezveden iki fincan kahve çıkıyor ve karşılığında 1 Euro ödüyoruz. (102) Otobüsümüze ilerlerken bahçeden taze toplanmış meyveler satan kadınlar sarıyor çevremizi. Görüntüleri de lezzetleri de çok güzel, küçük bir külah çilek tavsiye ederim. Fiyatı 1 Euro.

Poçitel’den ayrılarak Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Mostar ve Mostar Köprüsü bu gezide görmeyi heyecanla beklediğimiz yerlerden biri. Mostar da Neretva Nehri kıyısında kurulmuş. 150 bin nüfuslu bir şehir. Mostar’daki köprü Bosna’da yüzyıllar süren bir hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olmuş, 427 yıl boyunca ayakta kalmış; ama savaştan sonra Müslüman ve Hırvat kesimi ayıran bir çizgi durumuna gelmiş. Ünlü Mostar Köprüsü’nü Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin 1566’da inşa etmiş. Amacı biraz da Mimar Sinan’a kendini ispat etmekmiş. Ama Mimar Hayreddin bu köprüyü yapmadan önce daha küçüğünü yapmış ve denemiş bir bakıma. (103) Ardından büyük köprüyü yapmış ve köprünün altında uyumuş, yıkılmayacağını göstermek için. Fakat Bosna-Hersek’teki savaş sırasında köprü Hırvat topçusu tarafından yıkılmış. Köprüye 38 obüs mermisi isabet etmiş, köprünün artık yıkılacağını anladıklarındaysa bu yıkılış kaydedilmiş. Köprünün yeniden inşasını bir Türk şirketi üstlenmiş. Köprünün yeniden yapımında 14 milyon dolar harcanmış, en büyük katkıyı da Japonya’da bulunan Müslümanlar yapmış ve açılışına Prens Charles gelmiş. Mostar Köprüsü, Neretva Nehri’nden 24 m yükseklikte, 30 m uzunluğunda ve 4 m genişliğinde. (104) İnşaatında 456 kalıp taş kullanılmış ve köprünün üzerinde Allah’ın 99 adını temsilen 99 küçük merdiven yapılmış. Stari Most da köprü bekçisi anlamına geliyormuş. Geleneklere göre erkekler düğünden önce nişanlılarına veya sevdiklerine cesaretini ispatlamak için köprüden atlıyorlarmış. Günümüzde de köprüden nehre atlayan gençler var, bunlar İkarus Fun Club kurmuşlar; çünkü köprüden atlarken ikarus kuşunu taklit ederek başarılı olmuşlar. Köprünün hemen girişinde sol tarafta bir taş üzerine burada daha önceleri yaşananları unutmamak için ‘’Don’t forget 93’’ yazılmış ve üzerine de bir şarapnel parçası konmuş. Köprüden geçerken yine dikkatli olmak gerek, taşlar çok kaygan; ama manzara o kadar güzel ki buna değiyor. (105, 106) Köprüden geçince hemen sağdaki hediyelik eşya dükkânında bir video gösterimi yapılıyor, bunu izlemek gerek. Köprüden sonra sola dönüp Kuyumcular Çarşısı’ndan  ilerleyince köprünün güzel fotoğraflarının çekilebileceği noktalar var. Bunlardan biri de  Koski Mehmet Paşa Camii’nin bahçesi. (107) Bahçedeki şadırvandan soğuk su içilerek bir mola verilebilir, ardından cami ziyareti yapılabilir. Türkler için camiye giriş ücretsiz.(108)  Eğer isterseniz caminin minaresine de çıkabilirsiniz. 90 basamak var, çıkış biraz zahmetli; ama Mostar’ın ve köprünün manzarası için buna değer. Biz minareden gördüğümüz manzaraya hayran kaldık. (109) Camiden çıkınca hediyelik eşyalara bakarak karnımızı doyuracağımız restorana gittik. Burada meşhur cevabi köfte, salata, tatlı (hurma veya incir tatlısı) ve bir içecekten oluşan yemeğimizi yedik, 10 Euro ödedik.(110)  Mostar sokaklarında dolaşarak serbest zamanımızı değerlendirdikten sonra otobüsümüzün buluşma noktasına gittik. Burada inerken de gördüğümüz katedrali gördük, katedralin 107 metrelik çok gösterişli bir çan kulesi var. (111) Bu kuleye bakarken karşıdaki tepenin üzerinde kocaman bir haç dikkat çekiyor. Bu haç, Mostar Köprüsü’ne atış yapan topçunun bulunduğu yere dikilmiş. (112) Bakışlarınızı haçtan ayırıp sağa çevirdiğinizde ise kurşun izlerinin hâlâ durduğu bir bina görebilirsiniz. (113) Bu durum gerçekten de çok etkileyici. Karışık duygularla otobüsümüze binip Saraybosna’ya doğru yola çıkıyoruz.

Saraybosna yani Sarayevo bir kültür başkenti, evlerin %80’inde piyano varmış. Sarayevo, ‘’saray ovası’’ demek; yani payitahtın ovası, gözbebeği.  Nüfusunun %90’ı Müslüman. Para birimleri Mark; ama kısaca KM (Kayem) diyorlar. 1992’de yapılan bir referandumla bağımsızlıklarını ilan etmişler. Dinar Alpleri’nin ortasında, Neretva Nehri’nin bir kolu olan Miljacka Nehri çevresinde kurulmuş bir şehir Saraybosna. Yapısında barındırdığı dini çeşitlilikten dolayı ‘’Avrupa’nın Kudüs’ü’’ olarak adlandırılmış. Fakat Saraybosna aynı zamanda bir acılar şehri. Sırplar tarafından yapılan saldırılarda en büyük acıları yaşamış, en büyük kayıpları vermiş bir şehir. Bu saldırıların izlerini çeşitli binalarda hâlâ görmek mümkün ve binalardaki bu izler, insanın yüreğine dokunuyor. Dört yıl süren savaşta resmi olmayan kayıtlara göre yaklaşık 500 bin kişi hayatını kaybetmiş. Buna rağmen Saraybosna’da savaşın izleri elden geldiğince onarılmış. Savaş sırasında da morali her zaman yüksek tutmaya çalışmışlar, mum ışığında eğlence düzenlemişler bazen ve kadınlar ne kadar güçlü olduklarını göstermek için daima bakımlı olmaya özen göstermişler. Savaşın onları yıkamayacağını anlatmaya çalışmışlar bir bakıma. Ama savaş gerçekten de çok acı geçmiş. Çetnikler (genellikle Sırplardan oluşan küçük gruplar), saldırı ve baskınlarla ağır kayıplar verilmesine neden olmuşlar. Saraybosna halkı savaşçı değilmiş, sanatı önemseyen, eli hiç silah tutmayan bir halkmış. İlk saldırıları şaşkınlıkla karşılamışlar, Avrupa’da böyle bir saldırıya kimsenin göz yummayacağını düşünmüşler; fakat aradan aylar geçtiğinde acı gerçeği anlamışlar. Toparlanıp karşı koymaya başlamaları epey zaman almış. Bu toparlanmaya bekledikleri desteği bulamadıklarını da belirtmeden geçmemek gerek elbette. Tepelere yerleşen ve Saraybosna’yı kuşatma altına alan saldırganlar, sokaklarda insan avı yapmış adeta. Saraybosnalılar buna çözüm olarak evlerin arasına çarşaflar germişler ve hedef haline gelmemeye çalışmışlar. Savaş uzun ve acılarla dolu bir tarih yazmış bu bölgede. Ancak savaştan sonra da her şey hemen düzelmemiş. 2000-2500 kişi intihar etmiş savaştan sonra. Bir nesil ‘’kayıp nesil’’ olarak anılmaya başlanmış; kimlik bunalımı yaşayan, anne-babasının kim olduğunu bilmeyen bir nesil… Yine de her şeye rağmen acılara tebessüm edebilen bir şehir Sarayevo. Ölümlerin çiçek açtığı bir şehir…

Otobüsten milli kütüphane önünde iniyoruz.(114)  Savaş sırasında bu kütüphanenin de bombalandığını ve iki milyon kadar kitabın yandığını öğrenmek üzücü oluyor. Kütüphanenin sol çaprazında İnat Kuca (inat evi) evi dikkatimizi çekiyor.  (115) Miljacka Nehri kenarına  Belediye Sarayı yapılmak isteniyor; fakat Benderija adlı bir adam evini vermek istemiyor ve bir türlü ikna edilemiyor. Uzun ikna çabalarından sonra evin tuğla tuğla taşınarak nehrin karşı kıyısına yapılmasına razı oluyor. Bu ev de Boşnak inadının sembolü oluyor bir bakıma. İnat Kuca, günümüzde restoran olarak hizmet veriyor. Bu evin hikâyesini de dinledikten sonra şehrin merkezine doğru ilerliyoruz. Önce Arşidük Franz Ferdinand’ın bir Sırp genci tarafından suikaste uğradığı köprüyü görüyoruz. Yolda sadece ardıç suyu satan bir teyzenin küçücük dükkânı dikkatimizi çekiyor, ardıç suyu müthiş bir enerji verirmiş. Bakırcılar Çarşısı’nı geçerek (116) sebilin olduğu meydana geliyoruz. (117) Bu sebil 15.yüzyılda Osmanlı tarafından yapılmış; ama 18.yüzyılda yıkılmış. Yerine Çek bir mimar tarafından Fas mimarisi tarzında bir sebil yapılmış. Bu sebilden su içen aşıkların hiç ayrılmadığı rivayet ediliyormuş. Sebili arkamızda bırakarak sağa doğru yürümeye başlıyoruz. Gazi Hüsrev Bey Camii’ne ulaşıyoruz. (118)  Namaz vakti olduğu için biraz kalabalık. Caminin yakınında Bedesten var; fakat Ramazan nedeniyle içindeki dükkânlar neredeyse tamamen kapalı.(119)  İçeride bir tur atıp çıkıyoruz. Biraz ilerleyince sağda GS’li ………………… cevabi lokantasını görüyoruz. Biraz sohbet ederek oradan ayrılıyoruz. (120) Yolda ilerlerken yerlerde işaretlenmiş kırmızı izlerin savaşta dökülen kanları ve ölenleri temsil ettiğini görüyoruz. Tam o noktalara bomba düşmüş. Bunlara ‘’Saraybosna’nın Gülleri’’ de deniyormuş. (121) Bu izler, boğazımızda bir düğüme dönüşüyor hemen. Bir yandan savaşın izlerini takip ederken bir yandan da ilerliyoruz. Biraz daha ileride Pazaryeri Katliamı’nın yapıldığı yere ulaşıyoruz. (122) Buranın bombalanmasıyla 168 kişi bir anda hayatını kaybetmiş. Savaşın vahşetini tüm hücrelerimizde hissediyoruz o an. Ana cadde boyunca ilerliyoruz ve Sönmeyen Barış Anıtı’na ulaşıyoruz. (123) Bu anıtta barış içerisinde yaşanacağına dair üç dilde edilen yemin yer alıyor.  Bu barışın gerçekten de hiç sönmemesini dileyerek serbest zamanımızda Saraybosna’yı tekrar dolaşmaya başlıyoruz. Her sokakta, her köşe başında farklı hislerle bu hüzün şehrini  yaşıyoruz. ( 124, 125, 126, 127) Akşam yemeğimizi Boşnak börekçisinde yemeye karar veriyoruz. Peynirli, patatesli ve kıymalı çeşitleri var. Porsiyonları oldukça büyük, iki kişi doyabilir. Peynirli olan fazla yumuşak, hamur gibi göründüğü için biz patatesliyi tercih ettik ve beğenerek yedik. Börek 2 Euro, yani 4 KM. (128)

Bosna-Hersek anılarımızı noktalarken ‘’Mavi Kelebekler’’den söz etmek istiyorum. Mavi kelebekler, mezarlarda açan ölüm çiçekleriyle beslenen ve kanatları mavi olan bir kelebek türü. Bu kelebekler Bosna acılarının bir simgesi haline gelmiş; çünkü Sırpların yaptığı katliamlar sonucunda kazdıkları derin toplu mezarların üzerinde yoğun olarak yaşayan ve çoğalan mavi kelebekler, 300 adet toplu mezarın bulunmasına vesile olmuş.

1106. GÜN: VRELO BOSNE- TUNNEL- BELGRAD Sabah 8’de yine otelimizden hareket ediyoruz. Belgrad’dan önce grup olarak görmek istediğimiz bir yer var:Tunnel. Bu gezimizi Vrelo Bosne Doğal Parkı ile birleştirerek bir ekstra tur şeklinde gerçekleştiriyoruz ve 15 Euro ödüyoruz. İlk durağımız Vrelo Bosne. Sarayevo’da 88 su kaynağı olduğu düşünülürse bu yemyeşil ağaçlar içinde, serin suların olduğu doğal park bizi hayran bırakıyor. (129, 130) Birçoğumuz sabah sporu niyetine parkta güzel bir yürüyüş yapıyor, kimimiz de kuğuların güzelliği eşliğinde bir sabah kahvesi içerek parkın tadını çıkarıyor. Vrelo Bosne’den sonraki durağımız Tunnel. Burası savaşın kaderini değiştiren bir yer. Tünel fikrini Aliya İzzet Begoviç buluyor.38 Savaş sırasında Boşnaklara gönderilen yardımlar havaalanından kente ulaştırılamadığı için bir tünel kazmaya karar veriliyor. Saraybosna Havaalanı ile Butmir bölgesi arasında kalan 800 metrelik alanda tünel kazma çalışması başlatılıyor. Bunun için en uygun ev olarak Şedo Teyze’nin (Şehide Kolar) evi belirleniyor. (131) 1993’te başlanan kazı çalışmaları 4 ay 4 gün sürüyor. 1 metre eninde, 1.60 m yüksekliğinde bir tünel bu. Uzun boylu ve iri yapılı Boşnaklar düşünüldüğünde bu tünelde çalışmanın onlar için ne kadar zor olduğu bir kez daha anlaşılır. (132) Ayrıca yağmur yağdığında tünelde elektrik çarpması tehlikesi oldukça yüksekmiş. Tünelin içine raylar ve vagonlar yerleştirilerek yardımlar taşınmış; tüm yardımlar da kayıt altına alınmış. Bugün tünelin 25 metrelik bir bölümü ziyarete açık. Giriş 5 Euro (10 KM) ve para olarak sadece KM kabul ediliyor. Şedo Teyze’nin evindeki kurşun izleri hâlâ duruyor.(133)  Savaşın kaderini değiştiren bu yerden karışık duygularla ayrılıyoruz.

Akşam saatlerinde Belgrad’a varıyoruz. Öncelikle otobüsle panoramik bir tur atıyoruz. Bu turumuzda Aziz Sava Katedrali’ni görüyoruz.(134)  Aziz Sava Katedrali, Moskova’da bulunan katedralin ardından dünyanın en büyük ikinci Ortodoks katedrali olup kapasite olarak ise en büyüğüymüş. Aziz Sava Sırbistan’ın ve Belgrad şehrinin koruyucusu ilan edilmiş. 1195’te ölmüş, Kosova’da mezarlığa gömülmüş. Sinan Paşa 1595’te Osmanlı’ya karşı isyan başladığında kemiklerini mezarlıktan aldırarak Belgrad’da getirmiş. Bu kilise 1935’te tekrar yapılmaya başlanmış; ama hâlâ bitirilememiş.

Otobüs turumuz sırasında dikkat çeken bir başka detay ise hasarlı binalar. Bunlar şehrin içinde ana cadde üzerinde bulunan bazı binalar… Eski Milli Savunma ve Genelkurmay Başkanlığı binaları bunlar.  1999 Nato saldırısında bombalanmış ve Sırplar bu binaları özellikle yıkmamışlar. (135)

Cumhuriyet Meydanı ise (Trg Republica) otobüs ve tramvayların ilk durağı, çevresinde müzeler,  tiyatro binası ve cafeler var. Ayrıca eski tren istasyonunda sabit duran mavi renkteki lokomotif gördük; bu, Tito tarafından kullanılan son trenmiş. (136) Taş Meydan Parkı ise Belgrad’ın en büyük parklarından, Kalemeydan’ın yapımında buradan çıkan taşların kullanıldığı söyleniyor. Taş Meydan Parkı içinde Haydar Aliyev’in heykeli var, ayrıca 1999’da Nato hava saldırısında ölen çocuklar adına yaptırılan bir anıt var.

Turumuzun ardından hemen kaleye ulaşıyoruz, (137) kalenin girişinde Askeri Müze var, burada savaşta kullanılan araçlar falan sergileniyor. (138) Kalenin giriş kapısından içeri girip biraz yukarı doğru yürüyoruz. Burada Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta görülebilir. (139) Manzarası çok güzel. Bu manzaraya karşısındayken kale duvarından aşağıya bakınca kilisenin kalıntıları görülüyor.(140)  Sola doğru 20-30 m ilerleyip aşağıya inildiğinde ise 1578’de yaptırıla Sırp asıllı bir devşirme olan ve yaklaşık 15 yıl sadrazamlık yapan Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi dikkat çekiyor.(141)  Çeşmeden doğru ilerleyince ise  Damat İbrahim Ali Paşa Türbesi karşımıza çıkıyor.(142)  1716 yılında kuzeyde Tuna Nehri üzerinde bulunan Novi Sad şehrinde Petervaradin Savaşı’nda şehit düşmüş ve buraya defnedilmiş. Yani Kalemeydan’da Ruzica Kilisesi (Belgrad’ın en eski Kilisesi) ve Aziz Petka Şapeli var. Kale girişindeki Askeri Müze’de ise 2.Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı kullandıkları silahlar ve toplar sergileniyor. Artık yavaş yavaş hava karardığı için trafiğe kapalı ve yaklaşık bir km uzunluğunda geniş bir alışveriş caddesi olan Knez Mihailova Caddesi’nde biraz dolaşıyoruz ve Dukat Restoran’da( Mihailova Caddesi’nin bir alt sokağında) akşam yemeğimizi yiyoruz. Bir Türk restoranı burası, her tür kebap vs mevcut. Bizim tercihimiz garsonumuzun tavsiyesiyle saç tavadan yana oluyor;(143)  yalnız belirtmek gerekir ki bir kişiye fazla, iki kişi rahatlıkla doyabilir ve çok da lezzetli. Restoranda Fatih Usta’ya teşekkür ediyoruz(144)  ve otelimize doğru yola koyuluyoruz.

587.GÜN: BELGRAD VE ÜSKÜP (MAKEDONYA) Eski Yugoslavya 20.yüzyılda üç defa farklı yapı ve idari şekilde kurulmuş olan bir devlet olup 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti adını almıştır.Josip Braz Tito sosyalist cumhuriyeti yaşadığı sürece bölünmeden ayakta tutmayı başarmış, ancak hayatını kaybetmesiyle ülke içinde çok farklı etnik toplumların olması, bunların bağımsızlık istekleri, Sırpların yaptığı zulüm ve katliamlar nedeniyle 1991-1995  yılları arasında içerisinde Sırp, Hırvat ve Bosnalıların olduğu büyük bir iç savaş başlamış ve Sırpların Bosnalılara uyguladığı büyük katliamlarla devam etmiş  ve 1995 Dayton Antlaşması’ya bu savaş sona ermiş, içerisinde kanton ve özerk bölgelerden oluşan sınırlar çizilmiştir. Benzer bir katliam yine Sırplar tarafından 1999’da Kosova’ya uygulanmış ve Nato olaya müdahale ederek   Sırbistan’ı bombalamış, sonrasında Kosova mücadelesiyle 2008’de bağımsızlığını kazanmış. Eski Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti günümüzde 7 farklı ülkeye bölünmüş: Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ ve Kosova. Bugünkü Sırbistan topraklarında yaşadığı bilinen ilk kavim İliryalılar. Slavlar tarih boyunca daima başkaları tarafından yönetilmişler: Macarlar, İtalyanlar, Türkler…   Sırbistan 8 milyon nüfusa sahip olup başkenti Belgrad. Ülkede hem Latin hem Kiril alfabeleri kullanılıyor; tabelalar falan hep iki alfabeyle yazılıyor. Nüfusun yaklaşık iki milyonu Belgrad’da yaşıyor. Para birimi Sırbistan Dinarı (RDS), 1 Euro=110 Dinar. Hırvatistan ve Karadağ’ın aksine Sırbistan düz, geniş bir ovada bulunuyor. Sırbistan-Karadağ Devlet Birliği’nden Karadağ ayrıldıktan sonra Sırbistan’ın denizle ilişkisi kesilmiş ve bu nedenle de donanmasını satılığa çıkarmış. Sırpçada 9 bine yakın Türkçe kelime varmış, bunların 3 bin kadarı günlük hayatta kullanılıyormuş. pekmez, komşu, börek, meraklı, nişan, uğursuz, haydi, yok, yastuk (yastık), yorgan, kapiya (kapı), kaldırım, bayrak, alat (alet), kalay, çelik, kaysiya (kayısı), dud (dut), çekiç, badem, tepsiya (tepsi), çakal, sanduk (sandık), odaya (oda), bodrumi (bodrum), kupriya (köprü), parçe (parça), yelek gibi. Ayrıca Sırp asıllı Amerikalı mucit, fizikçi ve elektro fizik uzmanı Nikola Tesla’nın da Sırplar için önemli bir değer olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Hatta havaalanına da onun adını vermişler. Ivo Andriç ise  Bosnalı Hırvat bir aileden olup 1961’de Nobel edebiyat ödülünü almış bir yazar. ‘’Drina Köprüsü’’ en önemli eseridir.

Bu sabah Belgrad’ı tekrar dolaşacağız. Belgrad, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerde Pannonian adlı bir platoda kurulmuş. Beo(beyaz), Grad(şehir) demek. Şehir yapısı Dubrovnik’e benziyor; yani ızgara şeklinde sıralanmış bir düzene sahip. Tarih boyunca kırk kez el değiştirmiş bir şehir, dolayısıyla çok fazla işgal edilmiş ve harap olmuş. Osmanlı İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet döneminde 1456’da Belgrad’ı kuşatmış; ama alamamış. 1521’de 7 yıl süren bir kuşatmayla Belgrad, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. Ardından oradaki nüfusun bir kısmı İstanbul’a getirilmiş, Belgrad Ormanları olarak anılan bölgeye.  Otelden 8.30’da hareket ediyoruz, ilk durağımız yine kale. Bu bölgede Romalıların ilk taştan kaleyi inşası ile başlayan Belgrad Kalesi, tarih boyunca el değiştirdiği için birçok kez yıkılıp yeniden yapılmış.(145) Kale üzerindeki kırmızı ve beyaz  renkli taşlardan olan bölümler farklı milletlerin hakimiyetini gösteriyor. Kaleye giriş ücretsiz. İstanbul, Zindan, Leopold ve Saat kapıları var kalenin. Defterdar Kapısı denen kapıdan şehre girmek için bir miktar para veriliyormuş o dönemde. İstanbul Kapısı’ndan da İstanbul yönüne gidiliyormuş.  Diğer adı da Kalemeydan.  Yani Despot Stefan Kalesi. Sabahleyin  manzarası bir başka güzel.  Tuna Nehri’nde cruise gemileri görülebilir, bu gemiler gezi kapsamında on üç ülkeyi görebiliyorlarmış. Türbeyi, çeşmeyi, müzeyi tekrar dolaşıyoruz.  Kalemeydan içinde dolaşırken Osmanlılara karşı kullanılan ve Karagorgia adı verilen bir top görüyoruz. Macar kralının 1456’da Türkleri büyük kayba uğrattığını sembolize eden bir anıt da var: Stefan Lazereviç Anıtı. Victor Anıtı ise bir elinde kılıç, bir elinde güvercin tutuyor ve 1. Dünya Savaşı’nda Sırpların Avusturya-Macaristan’a karşı elde ettiği zaferi temsil ediyor. 14 metre yükseklikte ve Ivan Mestroviç tarafından yapılmış. Aynı zamanda Sırplar için bağımsızlığı temsil ediyormuş. Kalemeydan içinde birkaç seyyar hediyelik eşya satıcısı da var; ama seçenekler sınırlı.

Kaleden sonra çarşıya doğru yürürken Fransa’ya Şükran Anıtı’nı (Manoument of France) görüyoruz.(146)  2. Dünya Savaşı’nda Fransa’nın Sırbistan’a yaptığı destekler ve dostluk anısı adına yapılmış.Üzerinde ‘’Fransa bizi ne kadar sevdiyse, biz de onları o kadar seviyoruz.’’ yazıyor. Mihailova Caddesi üzerinde bir bina dikkat çekiyor. Caddenin sonuna doğru bulunan büyük çeşmenin yan tarafında renkli camlarla kaplanmış, büyük bir balkonu olan ve Sırp bayrağı asılı olan bir bina.(147)  Bu bina Sırp lider Miloseviç’in savaş ve katliam planlarını hazırladığı binaymış.  Çarşıyı tekrar geziyoruz ve 11.30 gibi Üsküp’e doğru yola çıkıyoruz, yolculuğumuzu otoban üzerinden yapacağız.

Makedonya’yı ilk tanıyan ülke Türkiye’ymiş; fakat 1993’te Birleşmiş Milletler tarafından tanınmasına Yunanistan’ın itiraz etmesiyle Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti adıyla anılıyormuş. 542 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldığı için birçok yerde hâlâ Osmanlı izlerine rastlamak da mümkün. Bayrağındaki güneşin kolları, güneşin doğduğu topraklar anlamındaymış.  Burada emekli maaşları 80 Euro’dan başlıyormuş. Birçok Türk firmasına rastlamak mümkün: Sütaş, Çanakkale Seramik, Acıbadem…  Para birimi Dinar, 1 Euro=60 Dinar. Hatta bazı dükkânlarda Türk Lirası bile kabul ediyorlar. İşsizlik oranı %35, halkın %40’ı tarımla uğraşıyormuş. Dağlar ve göller açısından çok çok zengin bir ülke.

Üsküp, Makedonya’nın başkenti. Diğer adı Skopje. Vardar Nehri’nin iki yanına kurulmuş bir şehir. Üsküp Belediye Başkanı İbrahim Naci Bey’in oğlu Yahya Kemal Beyatlı’nın doğum yeri.(Yahya Kemal Beyatlı koleji var.) Aynı zamanda Rahibe Teresa’nın da doğum yeri. Üsküp’e yaklaşırken tıpkı Mostar’da olduğu gibi Vodno Dağı tepesinde 33 katlı büyük bir haç dikkat çekiyor. Burası restoran olarak kullanılıyormuş. Üsküp’te geniş caddeler, Sovyetik tarzda binalar ve komünizm etkisinde geçen yılların etkisi görülüyor ilk bakışta. Şehir merkezinde Aleksandr Meydanı(Makedon Meydanı, eski adıyla Tito Meydanı) var. Bu meydanda pek çok abartılı büyüklükte heykel dikkat çekiyor. (148 , 149) Her geçen gün de yeni bir heykel ekleniyormuş meydana. Geceleri bu heykellerde renkli aydınlatmalar oluyor. Meydandan Türk Mahallesi’ne gitmek için geçtiğimiz Taş Köprü(Fatih Sultan Mehmet Köprüsü),  Osmanlı döneminden kalmış ve şehrin en önemli simgelerinden olmasına rağmen çok bakımsız.(150)  220 metre uzunluğunda on üç kemerli bu köprünün hemen yanına bol heykelli, bol ışıklandırmalı bir köprü yapmışlar. Bunun nedeni sizce ne olabilir? Geceleri eski köprü karanlıkken yeni köprü ışıl ışıldı. Türk Mahallesi Ramazan nedeniyle sakin. Ünlü Türk Çarşısı’nda dükkânların bazıları kapalı hatta. Üsküp Kalesi’ne çıkılmıyor ne yazık ki. Ama hemen yanında ve beş dakikalık hafif bir yokuşla ulaşılan Mustafa Paşa Camii gezilebilir. (151) Bu cami Türk Çarşısı’nın hemen yukarısında. Yavuz Sultan Selim’in veziri olan Mustafa Paşa tarafından 15.yüzyılda yaptırılmış. Paşanın ismi, caminin girişindeki kitabede görülebilir. Bunun dışında Eski Üsküp olarak anılan bu bölgede Murat Paşa Camii de yürüme mesafesinde. Kapan Han ise maalesef ziyarete kapalıymış. Davut Paşa Hamamı ise, Çifte Hamam ile birlikte Üsküp’te günümüze ulaşan iki tarihi bina(152)  Meydanın sol yanında ise Yeni Üsküp var.. Buradaki cafeler daha hareketli, daha dolu. Aleksandr Meydanı’nı kesen cadde ise  Makedon Caddesi. Bu cadde üzerinde cafeler, mağazalar var. Cadde üzerinde beş dakikalık yürüme mesafesinde ise  Rahibe  Teresa adına bir Kilise ve müze var.(153)  Müze belli saatlerde açılıyor. Rahibe Teresa’nın asıl adı Agnes Gonca Boyacı. 1910 Üsküp doğumlu. Arnavut bir Katolik ve Hayırsever Misyonerler Cemaati’nin kurucusu. Hayırsever çalışmaları nedeniyle 1979 Nobel Barış Ödülü kendisine verilmiş. Kilisenin ilerisinde, caddenin sonunda ise 1963’teki depremde hasar gören tren istasyonu var. Buradaki saat 5.17’de durmuş. (154)

Aynı yolu geriye yürüyerek Türk Çarşısı’na dönüyoruz. Akşam yemeği için bir restoran bulmaya çalışıyoruz; ama birçoğu iftar için rezervasyonlu. Büyük çınarın altında bir restoran buluyoruz ve meşhur Üsküp köftesi yiyoruz. Köfte ve bir meşrubat yaklaşık 5 Euro tutuyor. Otelimiz şehir merkezinde olduğu için geceleyin rehberimizin de önerisine uyarak Üsküp’ü bir kez daha dolaşıyoruz. Meydan ve heykeller gerçekten de gösterişli bir şekilde ışıklandırılmış. (155, 156) Üsküp’te bulunduğumuz tarih, 26 Temmuz; yani 26 Temmuz 1963 depreminin yıldönümü. Bu tarih, Yeni Üsküp tarafında bir klasik müzik konseriyle, Eski Üsküp tarafında ise mevlid okutularak anılıyor. (157)

738.GÜN: PRİZREN- PRİŞTİNE (KOSOVA) Gezimizin son gününde hareket saatimiz 10.30, bu nedenle isteyenler kahvaltısını erken yapıp Üsküp’ü tekrar görme şansına sahip olacaklar. Biz de erken uyanıp saat 8 gibi kendimizi Üsküp sokaklarına bırakıyoruz. Şehirlerin  bu sakin hali bence çok daha güzel. Kalabalıkta dikkatinizden kaçan her detayı yakalayabiliyorsunuz.(158,159,160)

Üsküp’ten sonraki durağımız  Namazgâh.(161)  Osmanlı ordusunun 1455’te Prizren’e girişlerinden hemen sonra yapılan, Prizren’deki ilk Osmanlı mimari eseri. Fatih Sultan Mehmet burada namaz kıldığı için ‘’Namazgâh’’ olarak anılıyor. Burada Fatih’e bir dua okuduktan sonra yolumuza devam ediyoruz.

46Namazgâh molamızdan sonraki durağımız ise Prizren. Tam bir Osmanlı şehri. Balkanların en güzel ve şirin kentlerinden biri olarak tanımlanıyor. Hemen herkesle Türkçe konuşabilir, derdinizi anlatabilirsiniz. Otobüsümüzden tarihi Taş Köprü yanında iniyoruz. (162) Taş Köprü’den sonra tepeye doğru baktığımızda Doğu Roma döneminden kalma Prizren Kalesi’ni görüyoruz; ama ne yazık ki serbest zamanımız oraya çıkmak için yeterli değil. (163) Köprüden geçtikten sonra Şadırvan Meydanı yanındaki Sinan Paşa Camii’ni ziyaret ediyoruz. (164) Ardından da Gazi Mehmet Paşa Hamamı’nı(165). Ardından da bize verilen serbest zamanda, daha önce Ulcinj’de tanıştığımız Kosovalı Nebiye Teyze’nin oğlunu -söz verdiğimiz gibi- bulmak için esnafa soruyoruz. Epey çabaladıktan sonra öğreniyoruz ki aradığımız kişi bulunduğumuz merkeze biraz uzak ve bu ziyaret için zamanımız yetmeyecek. Buna üzülüyoruz; ama en azından tanıyanlardan bir selam gönderebilmenin de mutluluğunu yaşayarak Prizren sokaklarında dolaşmaya başlıyoruz. Sinan Paşa Camii’nden sağa doğru yürüdüğünüzde restoranlar, cafeler görebilirsiniz, az ileride küçük bir meydana çıkılıyor. Bu meydanda bir Alman ‘’kfor’’u dikkat çekiyor.(166)  Hemen yanında Arnavut bayrağı ve az ötesinde de bir UÇK komandosunun heykelinin olması ise görüntüyü bir hayli ilginç hale getiriyor. Meydanı geçiyoruz, geldiğimiz yoldan dönmeyerek Taş Köprü’den karşıya geçiyoruz. Burada ise Bayraklı Cami’yi ve minaresinin alem kısmında Yahudilik sembolü bulunan camiyi görüyoruz.(167)  Yokuş yukarı devam ediyoruz, biraz da hediyelik eşyalara bakmak istiyoruz; ama buradaki tekstil ürünlerinin (başörtü vs) hemen hepsi Türkiye’den getirilmiş. Kuyumcular, bize göre modayı geriden takip eden gece kıyafeti mağazaları derken geri dönüyoruz. Sinan Paşa Camii’nin çok yakınındaki Besimi Restoran’a gidiyoruz ve bir tür kaşarlı köfte olan ………yiyoruz.(168)  Sadece köfte 3 Euro. Fiyatların bu kadar ucuz olmasının nedenlerinden biri ise, ülkedeki ekonomik kriz nedeniyle pek çok yerde fiyat indirimi uygulamasına gidilmiş olması. Yemeğimizi de yedikten sonra Prizren’e veda ediyoruz.(169, 170)

83Priştina’ya giderken durağımız Sultan 1. Murat Hüdavendigâr’ın türbesi. (171, 172, 173) Osmanlı padişahlarından Sultan 1. Murat Han savaşta şehit edilince, iç organları buraya gömülüyor. Yöredeki Müslümanlar için önemli bir yer; ama bazı tadilatlar yapılmış. Türbeyi bekleyen, bakımını yapan bir aile var. Onlara ‘’türbedar’’ deniyor. Sultan 1. Murat Han’ın ruhuna dua okuduktan sonra Priştine’ye devam ediyoruz. Şehirde kısa bir tur attıktan sonra güzel ülkemize güzel anılarla dönüyoruz

Yazan: Sevda Kurtoğlu sevda-kurtoglu@hotmail.com

 

 

Print Friendly
Kategori: Avrupa  Etiketler: , , , , , ,
Bu girdi Pazartesi, 14 Ekim 2013, 19:28 tarihinde Avrupa kategorisi altında yayınlandı. Kategoriler: Avrupa. Etiketler: balkanlar, bosna, Kosova, Mostar, Ohri, tiran ve Üsküp. Bu girdiye yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapma ve pingleme kapalı.
Bir Yorum
  1. Seçkin Ulusoy diyor ki:

    Çok güzel elinize sağlık